ŞEHRE KALEMLE ÂRİFÂNE YOLCULUK
-Şehirden insana, insandan edebiyata uzanan bir “yazarlık yolculuğu” çağrısı-
İnsan bir şehre gitmez; bir şehre varır. Aradaki farkı ancak yol bilir: Gitmek ayakların işidir; varmak ise insanın… Kimi yollar insanı bir meydana çıkarır, kimi eski bir kapının önünde durdurur. Bazı yollar, yıllardır yanından geçtiğimiz bir taşta daha önce görmediğimiz bir izi gösterir, bize. Bazıları ise şehrin içinden geçirirken fark ettirmeden kendi içimize götürür bizi. İşte tam da bu yüzden yolculuk, yalnızca bir yer değiştirme değildir.
“Yol”, insanın gördükleriyle kendisi arasında kurduğu anlamdır. Ve yola çıkan her yolcunun bir heybesi vardır. Bizler şu günlerde -hani nasıl derler: üç vakte kadar- Ankara’nın sokaklarına, meydanlarına, yapılarına, avlularına, insanlarına ve hafızasına böylesi bir heybe ile bakmaya hazırlanıyoruz.
Bu yolculuğa Şehre Kalemle Ârifâne Yolculuk adını verdik. Yolculuğumuz 6 Ekim’de Önder Öğretmen Akademisi dersleri içinde açılan “Maarif Yazarlık Okulu” ile başlıyor. Katılıcıların heyecanı ve ilgisi bizi ziyadesi le mutlu etti. Demek ki ülkemizde, özellikle de şehrimiz Ankara’da nârı içinde olan âriflerin yazıya hasreti henüz tükenmemiş. Bu yolculuğa özel, temamızı “insan ve mekân” olarak seçtik. Güzergahımız ise Ankara’nın tarihî ve kültürel mekânları. Atölyelerin teori ve uygulamaları salı günleri; şehre ait saha gezileri ise cumartesi günleri gerçekleşecektir. Bizler de katılımcılar kadar heyecanlıyız.
“Şehri Yazmak ve Okumak”:
Ankara’yı sadece başkent olarak okumak, böylesi derin ve köklü bir şehrin hikâyesini eksik okumaktır. Ankara, Anadolu’nun ortasında duran bir şehirden çok daha fazladır. Şehir, yüzyıllar boyunca farklı medeniyetlerin izlerini taşıyan; kale, mahalle, han, bedesten, cami, türbe, müze ve meydanlarıyla katman katman oluşmuş bir hafızadır. Bugün başkentimiz, Ankara kalesi çevresindeki eski Ankara evlerinden Hacı Bayram çevresinin manevî atmosferine, Roma mirasından Osmanlı yapılarına ve Cumhuriyet’in mimari eserlerine kadar şehir, farklı zamanların birbirine değdiği büyük bir metin gibidir.
Bir şehri okumak için ilk anda bir tarih kitabına ihtiyaç duyarız. Ama iyi bir okuma yapmak için yalnızca tarih kitabı yetmeyecektir bizlere. Hele ki omzumuzda “yazarlığın heybesi” varsa… Yazarsak, yazmaya susamışsak:
Biraz yürümek gerekir; biraz susmak, biraz susamak, biraz terlemek… Biraz bakmak, biraz dinlemek gerekir… Çünkü hiçbir şehrin bütün hikâyesi belgelerde yazılı değildir. Hakikatte, hikâyeler bir taşın aşınmış yüzündedir; bir kapının tokmağında… Bazıları eski bir evin penceresinde saklıdır; bazıları bir çeşmenin başında… Bazıları ise hâlâ bir insanın hafızasında, yüreğinde yaşamaktadır. Tüm köklü şehirler gibi Ankara’nın kültürel mirası da yalnızca yapılardan ibaret değildir; şehrin nesilden nesile taşıdığı gelenekler, anlatılar, bilgiler ve yaşama biçimleri de bu hafızanın parçasıdır. İşte yazarlık tam burada başlar: Görünenin ardındaki hikâyeyi merak etmekte… Ve bu merak ile omzunda heybenle şehrin sokaklarında yürümekte…
Bir yazarın ilk yolculuğu kâğıda, defterine değildir; hayata doğrudur. Yazar önce bakmayı öğrenir sonra görmeyi… Sonra da gördüğünün ardındaki görünmeyeni aramayı… Yazar olan ya da olmayı düşleyen, bir insanın yüzünde yalnızca yüz görmez; o yüzde bir hikâyenin eşiğini arayıp bulmak ister. Yazma sevdalısı, bir evin duvarında yalnızca taş görmez; o taşın taşıdığı zamanı ya da tam tersine zamana fısıldadığı sırrı düşünür. Yazma arzusu ile yanan, bir sokağın kıvrımında sadece yolu değil, o yolun içinden geçen hayatları sezmeye çalışır. Çünkü edebiyat ve edebiyat sanatçısı hayattan uzaklaşmak yerine hayata daha derinden bakarak doğar, gelişir, büyür; isim olur ve iz bırakır…
Bendeniz yazma sevdalısının kaleme aldığım İnsanın Yazısı Edebiyat kitabıma sırladığım düşünce denizinde yıllardır savunduğum temel mesele de budur: İnsan kendini, hayatı ve dünyayı ‘anlamlandırdığı” şekli ile yazar, yazmalıdır; “yazar” olur, olmalıdır.
Yazı yalnızca kelimelerin yan yana gelmesi değildir. Yazı, insanın “gördüğünü” / “hissettiğini” / “fark ettiğini” anlamlandırma biçimidir. Bu nedenle edebiyat benim için yalnızca yazı türlerini bilmenin ispat alanı olmadı hiçbir zaman… Sarsılmaz inancımla daima derim ki “Edebiyat, bir hayat duruşudur.”
Bana göre insan nasıl bakıyorsa dünyaya, tam da öyle yazar; neye dikkat ediyorsa onu büyütür; neyi merak ediyorsa onun peşine düşer; neyi anlamaya çalışıyorsa sonunda onun etrafında bir cümle, bir metin inşa eder.
İşte bu yüzden “Yazarlık Heybesi” omuzumuzda “Şehre Kalemle Ârifâne Yolculuk”, benim için yeni bir atölye başlığından ibaret değil. Bu “yolculuk”, köklü bir düşüncenin uygulamaya dönüşmüş hâlidir. Yazarlık eğitimini yalnızca sınıfın içinde, masanın başında, metnin karşısında düşünmüyorum. Aksine yazarın yani yazar olma arzusunu içinde taşıyanın, kanlı canlı ve tüm samimiyeti ile hayatla temas etmesi; şehrin sokaklarına, farklı mekânlara uğraması ve birbirlerinden renkli birçok insanla yüz yüze gelmesi gerektiğine inanıyorum.
İnsan ve hele ki yazar; okumalı, görmeli, yürümeli, dinlemeli, araştırmalı; hatırlamalı, yazmalı ve yeniden, hep yeniden yazmalı; nihayetinde okunmalı… Bu nedenle şehir bizim için, “yazarlık derdi ile yananlar için” tek düze bir dekor değildir. Şehir, metnin en zengin malzemesidir. Mekân ise yalnızca arka plan değildir; mekân, hikâyenin ortak karakteridir. İnsan kuru kuruya yazının konusu değildir; insan, yazının başlangıç noktasıdır. Ve edebiyat bütün bunların arasındaki görünmeyen bağı kuran tılsımdır…
Her yolcunun bir heybesi vardır. Yazarın heybesi ise biraz daha tuhaftır. Yazar, heybesinin içine yalnızca yazdıklarını koymaz; henüz yazamadıklarını da koyar: Bir kelimeyi, bir yüzü, bir ses tonunu, bir bakışı, bir sokak adını, bir eşyanın hikâyesini, bir çocuğun sorusunu, bir yaşlının cümlesini, bir yürek titreyişini, bozulan bir trenin tedirginliğini… Bir bakmışsınız, vakti gelmiş de yazar heybesine şunları da alıvermiş: Bir fotoğrafı, bir hatırayı, bir soruyu, bir şüpheyi ve hatta bir sessizliği…
Yazar hayatın tam ortasından an be an ve adım adım topladığı tüm bu saydıklarımızı yıllarca yanı başında taşır. Ta ki bir gün, içlerinden biri bir cümleye, bir hikâyeye dönüşene kadar… “Yazarın Heybesi” işte tam da budur: Hayattan toplanmış, henüz bütünüyle anlamlandırılmamış parçaların hafızası… İşte bu nedenle Maarif Yazarlık Okulu atölyemizde bizimle yazarlık yolculuğuna çıkacak her katılımcının kendi yazarlık defterleri olacak… O defterler ki içlerinde işlenmiş, seçilmiş, yeniden yazılmış metinler bulunacak… O defterler ki içlerinde notlar, sorular, fikirler, insan yüzleri, mekân ayrıntıları yer alacak. Neden mi defter? Bendeniz “Rânâ Seyyah” da hem hayatı hem edebiyat sanatını böylesi defterlerin olduğu bir heybe ile dolaştı da ondan. İnsan hangi yolu nasıl yürümüşse ancak o yolu ve o yolculuğu iyi anlatabiliyor…
Planladığımız ve çok yakın zamanda hayata geçecek -kendi yazarlık atölyelerimizden de özgün yanları olan- yazarlık atölyesi düşüncemizin eğitim hakikatine dönüşmesinin arkasında ise bir büyük ve köklü birikim var: ÖNDER ÖĞRETMEN AKADEMİSİ. Akademinin, öğretmeni yalnızca bilgi aktaran bir insan olarak değil, kendisini yenileyen, düşünen, üreten ve eğitimin niteliğini geliştiren bir özne olarak ele alan akademik atmosferi, hazırladığımız bu yeni yazarlık yolculuğu için kıymetli bir zemin sağladı bize. ÖNDER’in öğretmen ve yöneticilere yönelik akademi programlarında akademisyenlerle buluşma, güncel konularda kendini yenileme ve eğitim niteliğini geliştirme vurgusu da bizim bu atölyedeki yaklaşımımızın kurumsal çerçevesini gösteriyor. Ben, yazarlığı da bir insan yetiştirme işi olarak görüyorum. Çünkü iyi yazı yalnızca iyi cümleden doğmaz; iyi yazı, iyi bakıştan, iyi sorudan, iyi gözlemden; meraktan, sabırdan, dinleme becerisinden ve nihayetinde insanı anlamaya duyulan ihtiyaçtan doğar…
Öğretmenlik ile yazarlığın kesiştiği yerde bana göre aynı soru durur: İnsana ne katıyoruz? İşte Önder Akademide “Maarif Yazarlık Okulu” insana ve insanın hayatına önemli bir katkı sunma heyecanından doğan, bir gönüllülük hizmetidir.
Elbette ki açılan bu yazarlık okulundaki Şehre Kalemle Ârifâne Yolculuk fikrinin ilham aldığı temel model, Nar Yazar Okulumuzdur. Tam sekiz yıldır çeşitli projeler kapsamında -gerek kendi ismi ve gerekse dahil olduğu ortaklıklar ismi ile- varlığını sürdüren okulumuzda savunduğumuz “Okumak ve yazmak bir eylem değil bir dönüşüm, bir şahsiyet ve hayat biçimidir.” düşüncesi Maarif Yazarlık Atölyemizde şehirle, insanla ve yazı ile buluşuyor. Biz Nar Yazar okulumuzda, birbirinden ayrılmayan şu kavramların varlığını ve gerekliliğini söyledik; yazarlık yolculuğu için daima:
Kıraat…Mütalaa …Müzakere…Sohbet…Yazı…Editörlük…Neşir…Hafıza…
Şimdi Maarif Yazarlık Okulumuzla bu halkaya bir kavram daha ekliyoruz: Yol…
Çünkü biliriz ki okuyan insan yerinde, aynı kalmamalı; okudukları ona hayata başka türlü bakmayı öğretmeli. Hayata başka türlü, bambaşka pencerelerden bakan insan da yazdığını değiştirmeli, geliştirmeli. Yazdığını değiştiren, geliştiren insan ise zamanla kendisini değiştirmeli, yenilemeli ve geliştirmeli yani inşa etmeli. Böylece okuma insanda bir dönüşüme, dönüşüm bir yazıya; “insanın yazısı” bir esere, eser de hafızaya, “şehre”, “medeniyet”e dönüşmeli…
Önder Ankara Öğretmen Akademisi içindeki “yazı yolculuğu”muzda Ankara’nın mimarisi bizim için yalnızca estetik bir malzeme olmayacak. Kale’nin duvarlarına, eski Ankara evlerinin ahşap ve kerpiç dokusuna, hanların ve bedestenlerin taşıdığı ticaret ve gündelik hayat izlerine, Hacı Bayram çevresinin manevî atmosferine, müzelerin koruduğu arkeolojik ve kültürel mirasa, Cumhuriyet Ankara’sının ve günümüzdeki şehrin yapılarına bakacağız. İyi bakacağız. Hatırlayacağız. Evet, hatırlayacağız: Anadolu Medeniyetleri Müzesinin bugün tarihî Mahmut Paşa Bedesteni ve Kurşunlu Han yapıları içinde Anadolu’nun uzun tarihini taşıması bile bize mekânın yalnızca “yer” olmadığını bir kez daha hatırlatacak.
Fakat asıl sorularımız şunlar olacak: Mekân insanla ne yapıyor? İnsan bir mekânda/ mekânla nasıl değişiyor? Bir şehir insanın hafızasını nasıl biçimlendiriyor? Bir ev, bir sokak, bir meydan insanın hikâyesini nasıl taşıyor? Ve biz bütün bunları nasıl edebiyatın imkânları ile yazıya / esere dönüştürebiliriz?
Bizler atölyemizde yalnızca yazı yazmayacağız; şehri okuyacağız, fotoğraf çekeceğiz. İnsanları gözlemleyeceğiz, mekânları inceleyeceğiz, araştıracağız, sözlü tarih izleri süreceğiz… Bunlarla da bitmeyecek elbet yolculuğumuz. Fakat taktir edersiniz ki yolculuğun tümünü bizimle yola revan olanlar, yakından görecek elbet… Ama şunu paylaşabiliriz: “Yazmak cesaret ister. Yeniden yazmak ise olgunluk.” Yolculuğun sonunda ortaya yalnızca bireysel metinler çıkarmak istemiyoruz. “İnsan ve Mekân” teması üzerine çalışacağımız altı ay bittiğinde ümidimiz o ki “heybemiz” dolu olacak… Diliyoruz ki atölye masasındaki yürekli yazma serüvenimiz, şehirle temas etsin; şehirden aldığı izleri yeniden edebiyata taşısın. İşte bu böylesi bir “yol”.
Biliyoruz: Yürüyüşün sonunda herkes aynı şeyi anlamayacak; aynı şeyleri toplamayacak. Zaten edebiyatın güzelliği tam da burada değil mi?
Bazı “yazar”larımızın heybesinde bir hikâye olacak. Bazısında şiir, bazısında bir fotoğraf. Kimi yazar bir insan yüzünü taşıyacak yazıya; kimisi bir araştırma. Kiminin heybesinden eski bir Ankara evinin penceresi görünecek. Bir başka yazarımız, heybesine Hacı Bayram’ın avlusundan kalan bir sessizliği atacak… Bir de bakacağız ki şu talihli yazar, yıllar yılı aradığı “o tek cümle” ile tüm heybesini tıka basa doldurmuş…
Şimdi Ankara’ya başka bir gözle bakma zamanı. Çünkü şehirler sadece gezilmez, okunur; mekânlar yalnızca görülmez, dinlenir. İnsanlar yalnızca tanınmaz, hikâyeleriyle hatırlanır. Yollar insanı bir yere götürmez; insanı dönüştürür. Ve bazı yazılar yalnızca yazılmaz: Yaşanır. “Ârifâne Yolculuk”un nihayetinde Ankara’yı yazar gözü, yazar aklı ve yazar yüreği ile daha derinden tanımış ve tanıtmış olacağız. Ama bundan daha da önemlisi, Ankara’nın, şehrin bize kendimizi biraz daha tanıttığını fark edeceğiz.
Zira insan / yazar, bir şehri yazmak için heybesi ile yola çıkar ama yolda an gelir, bir de bakar ki kendi hikâyesinin kapısında bulmuş kendisini. İşte o zaman yolculuk başlar…
Sizleri de ya katılımcı ya da hayat okuyucusu olarak bizlerin yanında görmek isteriz, yolculuk boyunca. “Şehir ve Yazı” bu; hangi mekânda, hangi ağaç gölgesinde, hangi şadırvanın yanında karşılaşırız; hiç belli olmaz.
Rânâ İSLÂM DEĞİRMENCİ
Eğitimci / Yazar (Maarif Yazarlık Okulu Eğiticisi)
Ankara